6 Ağustos 2026 PerşembeUSD47,6EUR55,07
Gündem Nabzı
Son Dakika

Abd'nin İran politikası ve elit mutabakatının geleceği

Mardin Artuklu Üniversitesi'nden Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD'nin İran politikasını ve dış politikadaki elit mutabakatını analiz etti.

Dış Haberler Servisiİlk yayın:

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Doç. Dr. Necmettin Acar, ABD'nin dış politikasında elit mutabakatının rolünü ve İran politikasının geleceğini ele aldı.

ABD'de Donald Trump yönetimi, ilk ve ikinci başkanlık dönemlerinde Orta Doğu politikasını belirgin bir İran karşıtlığı üzerine inşa etti. İlk dönemde nükleer anlaşmadan çekilip yaptırımları ağırlaştıran yönetim, ikinci dönemde İran ile doğrudan çatışmayı içeren daha sert bir yola girdi. Haziran 2025'te başlayıp 12 gün süren savaşın Şubat 2026'da yoğun bir çatışmaya dönüşmesi, İran dosyasının Washington'ın dış politikasının merkezine yerleştiğini ortaya koydu. Washington'daki İran karşıtı tutum genellikle 1979 İslam Devrimi ile başlatılıyor. Ayetullah Humeyni liderliğinde kurulan devrimci İslamcı rejim, ABD'nin bölgesel çıkarlarına ve müttefiklik düzenine tehdit olarak görülerek düşman devlet kategorisine alındı.

Ancak ilişkileri sadece devrim sonrasındaki düşmanlıkla açıklamak, son 50 yılda Amerikan kamuoyunda ve siyasi elitlerde yaşanan algı değişimini göz ardı etme riski taşıyor. Devrimden 1990'ların ortalarına kadar İran; rehine krizi, devrimci rejim ve nükleer tehdit unsurlarıyla özdeşleşti. İsrail ise 1948'deki kuruluşundan itibaren Washington'ın Orta Doğu'daki en güvenilir müttefiki olarak toplumsal ve siyasi destek gördü. 2000'li yıllara gelindiğinde bu tablo değişmeye başladı. El-Kaide ve DEAŞ gibi terör örgütlerinin faaliyetleri İran kaynaklı tehdidi arka plana iterken, 7 Ekim sonrasında İsrail'in Gazze'deki saldırıları Amerikan toplumunda İsrail karşıtlığını görünür kıldı.

Bu dönüşümü anlamlandırmak için neo-klasik realizm çerçeve sunuyor. Bu yaklaşım, dış politikanın güç dağılımı ve güvenlik tehditleriyle şekillendiğini kabul etmekle birlikte, bu etkilerin devlet politikalarına doğrudan yansımadığını savunuyor. Sistemsel baskıların hükümet kararlarına dönüşmesi, karar vericilerin algıları, elitlerin tutumu ve toplumsal koşullar gibi içsel aktarım mekanizmalarıyla gerçekleşiyor. Dış politika yapıcılar, stratejik hesapların yanı sıra elitlerin ve toplumun tehdit algısını da dikkate almak zorunda kalıyor. Tercihler, elitler ve toplum nezdinde meşru görüldüğü ölçüde sürdürülebilirliğe kavuşuyor.

Neo-klasik realizm açısından elit uyumu ve elit mutabakatı kavramları belirleyici rol oynuyor. Elit uyumu, başkanlık çevresi, Kongre, güvenlik bürokrasisi, ordu, istihbarat ve düşünce kuruluşlarının temel tehdit tanımlarında yakınlaşmasını ifade ediyor. Elit mutabakatı ise dış politika hedefleri ile katlanılacak maliyetler konusunda oluşan geniş uzlaşıyı kapsıyor. Bu uyum güçlü olduğunda yönetimler sert yaptırımları ve askeri müdahaleleri daha kolay uyguluyor. Geçmişte İran'ın tehdit, İsrail'in ise vazgeçilmez müttefik olarak kodlanması bu mutabakatın varlığına işaret ediyordu.

Nitekim 1979 devrimi sonrasında ABD'de İran tehdidi, Tahran'ın tercihlerinin ötesinde İslamcı radikalizm ve fundamentalizm tartışmalarıyla ele alındı. Rehine krizi, Lübnan'daki büyükelçilik saldırısı ve İsrail ile ABD karşıtı söylemler, Şii İran'ı doğrudan tehdit haline getirdi. Bu algı, Kongre ve güvenlik kurumlarında geniş bir elit uyumu oluşturdu. Toplumdaki İran karşıtı algıyla birleşen bu uyum, yaptırımları ve askeri caydırıcılığı meşrulaştırdı. 1948'den beri İsrail'e verilen kapsamlı destek de Demokrat ve Cumhuriyetçi çevreler ile güvenlik bürokrasisi arasında ortak kabul gördü. Geleneksel Orta Doğu çizgisi böylece elit mutabakatı ve toplumsal rızanın ürünü oldu.

Ancak 1990'ların başından itibaren tehdit algısının içeriği değişmeye başladı. Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, Taliban'ın iktidara gelmesi, 11 Eylül saldırıları ve DEAŞ'ın eylemleri, Amerikan kamuoyunda Şii-İran merkezli tehdidin yerini Sünni Selefi terörizm algısına bırakmasına yol açtı. İran önemini korusa da toplumun gündeminde tek başat düşman olarak kalmadı. 2015'teki nükleer anlaşma ve İran'ın anlaşmaya bağlı kaldığı yönündeki değerlendirmeler, Tahran'ın doğrudan tehdit algısını zayıflattı. Elit uyumu da kısmen çatırdadı ve siyasi çevreler arasındaki uzlaşı sağlamlığını yitirdi.

2020'li yıllarda İsrail'e yönelik algıda ters yönlü değişim görüldü. Gazze'deki soykırım suçları, artan sivil kayıplar, Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılar ile Batı Şeria'daki hak ihlalleri, Batı kamuoyundaki İsrail sempatisini aşındırdı. Son kamuoyu yoklamaları, Amerikan toplumunda İsrail'e ilişkin olumsuz kanaatlerin üçte iki düzeyine yükseldiğini gösteriyor. Böylece İran tehdidi gerilerken İsrail ve siyonizm karşıtı eleştiriler güçlendi. Bu dönüşüm siyasi elitlerin bir bölümünün de İsrail politikasına yönelik çekincelerini artırdı ve geleneksel çizgiyi ayakta tutan mutabakat zayıfladı.

Buna rağmen Trump yönetimi, toplumdaki ve elitler arasındaki değişimi dikkate almayarak İran'a karşı savaşı tırmandıran ve İsrail'e destek veren çizgiyi sürdürmekte ısrar ediyor. Neo-klasik realizme göre bu durum, tercihlerin toplumsal algı ve zayıflayan elit mutabakatıyla uyumunu kaybettiğini gösteriyor. Yönetim kısa vadede kurumsal güç ve güvenlik söylemiyle itirazları sınırlayabilir. Ancak elit uyumunun çözülmesi veya toplumsal değerlerle sürekli çatışması, politikaların meşruiyetini riske atıyor. Siyasi elitler kamuoyunu kısa vadede yönlendirebilir, ancak toplumun vicdani değerleriyle çelişen savaş veya müttefiklik ısrarlarını uzun vadede meşrulaştırmaları mümkün olmuyor.

Sonuç olarak Trump'ın İran politikasının sürdürülebilirliği askeri başarıya, yaptırımlara veya bölgesel ittifaklara değil, Amerikan elitlerinin ortak tutumlarını koruyup koruyamayacağına ve değişen kamuoyunu ikna edebilme kapasitesine bağlı bulunuyor. Elit uyumu devam etse bile toplumun tehdit algısı ile yönetimin tercihleri arasındaki boşluk büyüdükçe siyasal maliyetler artacak. Savaş ve ekonomik maliyetler arttıkça elit mutabakatı da çatırdayabilecek. İran krizi, ABD'nin dış politika kapasitesini olduğu kadar iç siyasal uzlaşısını ve toplumsal meşruiyetini sınayan temel bir mesele olarak öne çıkıyor.

Kaynak: Haberler.com

#İran — Bu Konuda Son Gelişmeler→ Tümü

Aynı Saatlerde Yayınlananlar→ Tüm arşiv

İlgili Haberler