
Hınacı: Şehirlerimiz krizlere karşı dayanaksız hale geldi
Artan doğal tehlikeler, şehirlerin dayanıklılık sorununu gündeme getiriyor.
Mahr haber ajansı, bölge grubu - Kuroş Dibac: Doğal tehlikelerin artması, bölgesel gerginliklerin yoğunlaşması ve son krizlerde şehir altyapılarının zayıflığının ortaya çıkması, "şehir dayanıklılığı" kavramını artık sadece akademik bir terim olmaktan çıkarmış ve kentsel yönetim kalitesinin değerlendirilmesinde önemli bir gösterge haline getirmiştir. Farklı ülkelerin deneyimleri, tasarım ve gelişim sürecinde iklimsel faktörler, sivil savunma, çevresel kapasiteler, hizmet ağları ve tarihi mirasın korunmasını bütünsel bir şekilde dikkate alan şehirlerin, krizlere daha az maruz kaldığını ve hayat döngüsüne daha hızlı dönebildiğini göstermektedir. Buna karşın, aceleci gelişim, dengesiz yükleme ve bilimsel planlama ilkelerinden uzaklaşma, şehirleri kırılgan merkezler haline getirmiştir. Bu tür bir hasar, kriz anında insani, ekonomik ve kültürel maliyetleri açığa çıkmaktadır.
Bu koşullarda, mimarlık, şehir planlama, kültürel miras ve dayanıklılık arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmek, her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle, İsrail'in İran topraklarına yönelik son saldırısı, şehir gelişim modellerinin gözden geçirilmesi, tarihi dokuların korunması ve mimarların yeniden yapılandırma sürecindeki rolünün tanımlanması gerekliliğini ön plana çıkarmıştır. Mimarlığın, sadece fiziksel bir öğe olmaktan çıkarak güvenliği artıran, tarihi belleği koruyan, kentsel kimliği güçlendiren ve riskleri azaltan bir araç haline nasıl dönüşebileceği, Peyruz Hınacı, mimar, üniversite öğretim üyesi ve Kültürel Miras, Turizm ve El Sanatları Bakanlığı Yüksek Kurulu üyesiyle yapılan detaylı bir röportajda ele alınmıştır.
Mimarlık, şehir dayanıklılığının oluşumunda veya zayıflamasında ne rol oynamaktadır? Bu soru, mimarlığın şehirlerin durumunu analiz etmedeki yerini anlamak için anahtar niteliğindedir. Mimarlık üzerinden her dönemde, bir toplumun hangi koşullarda yaşadığı, hangi değerlere sahip olduğu ve hangi tehditler ve fırsatlarla karşılaştığı net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Günümüzde mimarlık, sadece yaşam gereksinimlerine fiziksel bir yanıt olmanın ötesine geçmiş; aynı zamanda çok yönlü bir araç haline gelmiştir. Bu araç, zenginlik üretimi, ülkelerin kültürel pozisyonunu artırma ve yeni kentsel destinasyonlar oluşturma işlevini üstlenebilmektedir. Küresel örneklere baktığımızda, Norman Foster'ın Britanya Müzesi'nin çatısındaki müdahaleden, Renzo Piano'nun Louvre Müzesi'nin genişletilmesine kadar olan projeler, şehirlerin mekansal kalitesini artırmakla kalmamış, aynı zamanda turizm, kentsel ekonomi ve kültürel diplomasi için bir motor haline gelmiştir.
Ancak bu perspektifi "dayanıklılık" kavramı ile bağdaştırdığımızda, daha önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Mimarlık ve şehir planlaması, bir şehrin savaş, deprem ve iklim değişikliği gibi krizlere karşı dayanıklılığını nasıl artırabilir veya zayıflatabilir? Şehir dayanıklılığı, bir slogan olmaktan çok, tehditlerin doğru bir şekilde tanınması, kriz senaryolarının öngörülmesi ve tasarım sürecinde bilinçli karar alma ile sonuçlanan bir süreçtir.
Ülkenin mevcut koşullarında ve savaş tecrübesi ile bu tartışma daha somut hale geliyor mu? Elbette. Bir somut örnek vermeme izin verin. Son iki ayda, Tahran ve bazı şehirlerde önemli saldırılar gerçekleşti. Bu durumlardan birinde, Tahran'ın Resalat bölgesinde önemli can kayıpları oldu. Bu olayın başlıca sebeplerinden biri, o bölgedeki konut yoğunluğuydu. Eğer bir bölgede, uygun hizmetler, açık alanlar ve güvenli altyapılar sağlanmadan sadece nüfus yoğunluğuna odaklanırsanız, şehir, her türlü krize karşı - ister savaş ister deprem olsun - daha hassas hale gelir.
Sorun şu ki, bazen tehditin sadece savaş olduğunu düşünüyoruz, halbuki bir deprem olduğunda, işte o yoğun yapılar en fazla zararı görecektir. Şehir, birbiriyle bağlantılı bir sistemdir ve ona tek taraflı bakılamaz. Yoğunluğun artırılması, çevresel ve hizmet kapasiteleri göz önünde bulundurulmadan yapıldığında, genellikle kısa vadede göz ardı edilen sonuçları vardır, fakat kriz anlarında bu sonuçlar kendini sert bir şekilde gösterir.
Geçmişe dönersek; Safavi dönemine ait şehirler, yaşanabilir ve dayanıklı şehir örnekleridir. Bu tarihi kopmanın nedeni nedir? Çok önemli bir soru. Bu kopmada birçok faktör rol oynamıştır; bunlardan bazıları mimarlık ve şehir planlamasıyla doğrudan tanımlanmaz. Örneğin, kontrolsüz enflasyon ve ekonomik istikrarsızlık, şehirlerin planlama rayından çıkmasında ciddi rol oynamıştır.
Eski konut yöneticisi Kazerooni hatırlıyorum, o zamanlar Konut ve Şehircilik Bakanıydı ve bir ilkeyi vurguluyordu; "Eğer sadece bir kuralı uygularsak, birçok problemi çözebiliriz: ‘Toprak alanının akıllıca yönetimi.’" Bu ifade, görünüşte basit olsa da, pratikte oldukça derindir. Ne demek? Ekolojik kapasiteleri dikkate almak, tarıma uygun arazilerde inşaat yapmamak, fay hatları üzerinde ağır yüklemelerden kaçınmak, arazi eğimini dikkate almak, toprak kayma riskini ve diğer birçok unsuru göz önünde bulundurmak demektir.
Bunlar, bir milyondan bir milyon iki yüz elli bin kişiye kadar olan ölçekte detaylı ve güncel çalışmalarla elde edilmelidir ve bu bilgiler gerçek bir karar alma referansı olmalıdır, sadece arşivlerde beklememelidir.
Görünüşe göre siz, veri ve alan bilgisi ile karar alma sürecinin rolüne özel bir vurgu yapıyorsunuz? Kesinlikle. Bu verilerin bir kısmı sabittir; örneğin, toprak türleri veya jeolojik yapı değişmez. Diğer kısmı dinamik bir yapıdadır; örneğin, hakim rüzgarların yönü. Tahran'da hakim rüzgar yönü güneybatıdan kuzeydoğuya doğrudur. Eğer siz atık yüklü bir sanayiyi şehrin güneybatısında kurarsanız, kirletici maddeleri şehrin merkezine yönlendirmiş olursunuz.
Bir dönem Başbakanlık Şehircilik Yüksek Kurulu Genel Sekreteri iken, Tahran'ın "Gölbağları" isimli rüzgar yönü ve şiddetinin onlarca yıl içinde değiştiğine dair bir rapor görmüştüm. Bazıları neredeyse ortadan kalkmıştı. Neden? Çünkü yoğun yapılaşmalar, özellikle yüksek yerlerde ve 10 metreden düşük ölçeklerde, doğal hava akışını kesintiye uğratmıştı. Bu akış ortadan kalktığında, ters hava akışı koşullarında şehirdeki kirlilik hapsolmuş olur ve şehir nefessiz kalır.
Bu durum, toprak alanının akıllıca yönetiminde yaşanan bir eksikliğin somut örnekleridir. Burada, akışkanlar bilimi, iklim bilimi ve şehir planlamasının göz ardı edildiği durumlar söz konusudur.
Bu noktada, "sivil savunma" kavramı şehir dayanıklılığı ile nasıl ilişkilidir? Sivil savunma ve dayanıklılık, aslında bir madalyonun iki yüzüdür. Sivil savunma ilkelerine uyulması, doğrudan dayanıklılığı artırır. Yani, her projede, bir konut kompleksinden sanayi tesislerine kadar şu soruyu sormalısınız: "Eğer bir kriz meydana gelirse, ne olacaktır?" Örneğin, bir rafinerinin inşası planlanıyorsa, sivil savunma açısından, mümkün olduğunca doğal engellerden, örneğin yüksekliklerden, korunma sağlamak gerekir. Ya da kentsel ölçekte, yoğun konut alanlarında sığınakların öngörülmesi bir gereklilik olmalıdır, lüks bir seçim değil.
Tarihi bir örneği Khorramshahr'da görmekteyiz. Eski fotoğraflarda gördüğünüz köprü, bizler tarafından yok edilmiştir, düşman tarafından değil; çünkü o köprü kalmış olsaydı, Abadan'ın işgali kolaylaşırdı. Bu, mekana sivil savunma bakış açısıyla yaklaşmak anlamına gelir. Kriz koşullarında alanın davranışlarını öngörmektir.
Bazıları, ana sorunun yasaların ve yönetmeliklerin zayıflığı olduğunu savunuyor. Bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bana göre, ana mesele her zaman yasaların eksikliği değildir. Mimarlık ve şehir planlaması alanında birçok programımız teknik olarak savunulabilir. Sorun, bu programların ihlal edilmesi ya da değişikliklerle asıl hedeflerinden sapmasıyla başlar.
Planlarda, genellikle nüfus, faaliyet ve hizmetlerin uygun yüklenmesi öngörülmektedir. Ancak uygulamada, çeşitli nedenlerle nüfus yoğunluğunu artırdığımızda, hektar başına konut sayısı artmakta ve bu süreç, uygun hizmetlerin sağlanmamasıyla gerçekleşmektedir; bu durumda, tüm planlama sistemi bozulmaktadır. Yasa ve plan odaklı bir yaklaşım, mimarlık okullarında ve şehir yönetiminde şehirlerin dayanıklılığı üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır.
Son olarak, sonrası savaş döneminde mimarların misyonu nedir? Bence, mimarların savaş sonrası en önemli görevi, mekân aracılığıyla toplumsal hafızayı korumaktır. Yeniden inşa, olayın izinin silinmesi anlamına gelmemelidir. Şehirler ve yapılarla, onarıcı ve değer odaklı bir ilişki kurmalıyız.
Geçtiğimiz günlerde Berlin merkezinde, bilinçli olarak İkinci Dünya Savaşı bombalamaları sonucu yarı yıkık durumda tutulan bir kiliseyi gördüm. Berlin halkı, bu harabenin kalmasına karar vermiştir; kalıcı bir hatırlatıcı olarak. Elbette, yanına bazı gelişmeler de yapılmıştır, ancak yaraların izleri korunmuştur.
İran'da da, eski Meclis binası gibi bir yapı saldırıya uğradığında, onarımı öyle bir şekilde olmalıdır ki bu tarihi olay okunabilir kalsın; sadece bir plaka veya yazı ile değil, mimarlık dili ile. Bu bakış açısını kentsel ölçeğe de yaymak mümkündür. Üçüncü savaşın, modern tarihimizde bir dönüm noktasıdır ve aceleci yeniden inşalarda şehrin hafızasının silinmesine izin vermemeliyiz.
Mimarlar ve şehir plancıları, mekân aracıyla bu acı tecrübenin gelecekteki nesiller için kalıcı bir bilgi haline gelmesini sağlamalıdır; bu bilgi hem uyarıcı hem de yapıcı olmalıdır.



