Kennedy’nin antidepresan önerisi Big Pharma'yı alarma geçirdi
ABD Sağlık Bakanı Kennedy, antidepresan kullanımını sorguladı.
ABD Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr., antidepresan tartışmalarında öne çıkmaya başladı. Kennedy, özellikle seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) adı verilen antidepresanların gereğinden fazla reçetelendiğini, hastalara bu ilaçlardan nasıl çıkacaklarının yeterince anlatılmadığını ve psikiyatrik ilaçların ruh sağlığı tedavisinde otomatik bir seçenek olarak görüldüğünü belirtiyor. Kennedy'nin bu görüşleri yeni değil; daha önce, antidepresanları bırakmanın eroini bırakmaktan daha zor olabileceğini ve bu ilaçların şiddet olayları ve okul saldırıları ile bağlantılı olabileceğini öne sürmüştü. Ancak bu iddialar, Batı medyasında ciddi eleştirilere maruz kaldı. Antidepresanların bırakılması ile ilgili belirtilerin oluşabileceği tıbben kabul edilse de, eroin bağımlılığı ile aynı kategoride değerlendirilmesi bilimsel açıdan doğru bulunmuyor. Ayrıca, SSRI kullanımı ile kitlesel saldırılar arasında doğrudan bir bağlantı kuran güvenilir bir araştırma mevcut değil. 4 Mayıs 2026'da açıklanan resmi programı, Kennedy'nin geçmişteki sert ifadelerine göre daha ölçülü bir yaklaşım sergiliyor. Kennedy, hastalara ilaçlarını bırakmaları yönünde bir çağrıda bulunmadığını vurgulayarak, psikiyatrik ilaçların tedavi seçenekleri arasında varsayılan bir konumdan çıkarılması gerektiğini ifade etti. İlaçların başlamadan önce yan etkileri ve bırakma belirtileri hakkında hastaların bilgilendirilmesi, reçetelerin düzenli olarak gözden geçirilmesi ve artık fayda görmeyen hastalara hekim kontrolünde doz azaltma imkanı tanınması gerektiğini söyledi. HHS’nin programı, Medicare ve Medicaid sistemlerinin, hastaların ilaç bırakma süreçlerini yöneten doktorlara ödeme yapmasını öngörüyor. Böylece sağlık sisteminin sadece ilaç yazmayı değil, gerektiğinde ilacı azaltmayı da ekonomik olarak desteklemesi amaçlanıyor. Kennedy’nin açıklaması mayıs ayında yapıldı. Temmuz ayında yeniden gündeme gelmesinin nedeni, bu görüşlerin kişisel bir çıkış olmaktan çıkarak federal sağlık politikası haline dönüşmeye başlaması. Temmuz ayının başlarında, psikiyatristler, çocuk doktorları ve eczacılardan oluşan birçok uzman, HHS, FDA, NIH ve diğer federal sağlık kurumlarının temsilcileriyle iki günlük bir toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantıda, SSRI kullanan hastaların ilaçlarını hangi koşullarda ve nasıl azaltabileceği ile ilgili federal kılavuz ele alındı. Uzmanlar, İngiltere Kraliyet Psikiyatristler Koleji’nin geliştirdiği modeli inceledi. Dozun belirli aralıklarla düşürülmesi ve hastanın tepkisine göre ayarlanması gereken ‘uyarlanabilir azaltma’ yöntemleri tartışıldı. En önemli başlıklardan biri ise, ilaç bırakma belirtileri ile depresyonun yeniden ortaya çıkması arasındaki farkın nasıl ayırt edileceğiydi. HHS, antidepresan bırakma sürecinde önemli bilimsel boşlukların bulunduğunu kabul etmesine rağmen, Kennedy yönetimi, araştırmalar tamamlanmadan ilaç kullanımını azaltmaya yönelik bir politika izlemekle suçlanıyor. Washington Post yazarı Aaron E. Carroll, Kennedy’nin önce sonuçlara vardığını ve ardından bu sonuçları destekleyecek kanıtları toplamaya başladığını savundu. The Atlantic ise asıl krizin, antidepresanların aşırı kullanımı değil, depresyon yaşayan birçok insanın tedaviye ulaşamaması olduğunu belirtti. Kennedy’nin antidepresan kullanımını azaltmaya yönelik açıklamalarının ardından Batı medyasında benzer başlıklar art arda geldi. Kennedy’nin antidepresanlara karşı başlattığı kampanya, ‘tehlikeli girişim’ ve ‘milyonlarca hastayı riske atan bir hareket’ olarak tanıtıldı. Washington Post, Kennedy’nin önce bir sonuca vardığını ve şimdi bu sonucu destekleyecek kanıt arayışına girdiğini yazdı. The Atlantic ise asıl sorunun, antidepresanların aşırı kullanımı değil, ilaç tedavisine ulaşamayan hastalar olduğunu savundu. Bu yayınların benzer bir dönemde ve aynı çerçeve içinde ortaya çıkması, Kennedy’ye karşı yükselen tepkinin arkasında, milyarlarca dolarlık antidepresan pazarını koruma refleksi olabileceğini düşündürüyor. Kennedy’nin başlattığı tartışma, ABD’de her altı yetişkinin kullandığı dev bir ilaç pazarına doğrudan müdahale ediyor. Ayrıca, doktorlara önerdiği sistem, ilacın azaltılmasında da ücret alınmasını sağlayacak. Uzun yıllardır reçete alan hastaların gerçekten ilaç ihtiyacı olup olmadığının düzenli olarak incelenmesini ve psikoterapi, egzersiz, beslenme ve sosyal desteğin tedavi sürecinde daha fazla yer almasını talep ediyor. Tüm bunların hayata geçirilmesi, milyonlarca kutu antidepresanın satışında bir azalmanın yaşanması anlamına gelebilir. Bu nedenle tartışmanın sadece bilimsel görüş ayrılığından ibaret olduğunu kabul etmek oldukça zor. İlaç şirketlerinin, medya üzerindeki etkisi reklam bütçeleri aracılığıyla da ortaya çıkıyor. Mannheim Üniversitesi’nden Florens Focke, Alexandra Niessen-Ruenzi ve Stefan Ruenzi, ilaç reklamları ile gazetelerin ilaç güvenliği haberlerini karşılaştırdı. Araştırmanın kapsadığı 1999-2012 dönemi içinde, ilaç endüstrisi yalnızca ABD’de reklama 120 milyar dolardan fazla harcama yaptı ve otomotiv sektöründen sonra ülkenin en büyük ikinci reklamvereni oldu. Araştırmacılar, ulaştıkları sonucu açıkça “ilaç reklamlarının, ilaç güvenliği haberlerinde yanlılığa yol açtığı” şeklinde ifade etti. Sorun yalnızca reklam ve haberlerle sınırlı değil. 2024’te Journal of Political Economy’de yayımlanan bir araştırma, aynı psikiyatrik ilaçları karşılaştıran klinik deneyleri finansman kaynaklarına göre inceledi. Üretici şirket tarafından finanse edilen araştırmalarda, sponsorun ilacı, bağımsız kaynaklar tarafından finanse edilen araştırmalara göre yaklaşık yüzde 50 daha etkili görünüyordu. SSRI üreticilerinin finanse ettiği ekonomik değerlendirmeleri inceleyen başka bir araştırma ise, şirket destekli çalışmaların yeni antidepresanları bağımsız çalışmalara göre daha avantajlı gösterdiğini ortaya koydu. Yani hangi ilacın etkili olduğu kadar, araştırmanın masraflarını kimin karşıladığı da sonuçları etkileyebiliyordu. Big Pharma’nın etki alanına, uzmanlar ve hasta örgütleri de dahil. New England Journal of Medicine’da yayımlanan bir incelemeye göre, ABD’deki en büyük 104 hasta savunuculuğu kuruluşunun en az yüzde 83’ü ilaç, biyoteknoloji veya tıbbi cihaz şirketlerinden mali destek aldı. Bu kuruluşlar, sağlık politikaları tartışılırken ‘hastaların bağımsız sesi’ olarak medyada yer buluyor. Ancak çoğu zaman bu kuruluşların arkasındaki endüstri finansmanı kamuoyuna açık olarak aktarılmıyor. Bu veriler, Kennedy’ye karşı artan medya tepkisini sadece “bilimin siyasetçiye cevabı” olarak değerlendirmeyi yetersiz kılıyor. Çünkü karşımızda, reklam veren yayınların ilaç güvenliği haberlerini etkileyebildiği, araştırmalarını finanse ettiğinde kendi ürününü daha başarılı gösterebildiği ve akademisyenler ile hasta örgütlerine kadar uzanan geniş bir ekonomik ağ bulunuyor. Kara Kutu kitabında, Soner Yalçın 2019 yılında antidepresanların pazarlanmasını ve ilaç şirketleri ile akademisyenler arasındaki mali ilişkileri ele almıştı. Kitabın önemli dosyalarından biri olan “Study 329” araştırması, P. adlı ilacın ergen depresyonunda etkili olduğu iddiasında bulunuyordu. Ancak yıllar sonra bağımsız araştırmacılar tarafından yeniden incelendiğinde, British Medical Journal’da yayımlanan bir yeniden analiz, paroksetinin ergenlerde majör depresyona karşı etkili olmadığını ve intihar düşünceleri ile davranışlarını artırdığını ortaya koydu. Yalçın’ın yayın yanlılığına yönelik itirazları da bilimsel bir temele sahip. FDA’ya kayıtlı 74 antidepresan araştırmasını inceleyen çalışma, olumlu sonuç veren 38 araştırmanın 37’sinin yayımlandığını; olumsuz veya belirsiz sonuç veren 36 araştırmadan 22’sinin ise hiç yayımlanmadığını gösterdi. Olumsuz sonuçlar bir kısmı da bilimsel makalelerde olumlu sonuç vermiş gibi sunuldu. Böylece yalnızca yayımlanan literatüre bakan bir okur veya doktor, antidepresanların gerçek araştırma tablosundan çok daha etkili olduğu izlenimi edinebilir. Antidepresan bırakma sorunu hakkında da Kara Kutu’nun dikkat çektiği önemli bir nokta var. 2024 yılında yayımlanan geniş bir incelemeye göre, antidepresanı bırakan hastaların yaklaşık yüzde 15’inde bırakma belirtileri ortaya çıkıyor. Paroksetin gibi yarı ömrü kısa ilaçlarda bu risk daha yüksek olabiliyor; bu nedenle dozun, hasta özelinde ve kademeli olarak azaltılması gerektiği kabul ediliyor. Kennedy’nin federal politika haline getirmeye çalıştığı “bilgilendirilmiş onam, düzenli reçete kontrolü ve güvenli bırakma” başlıkları, Kara Kutu’nun yedi yıl önce işaret ettiği sorunlarla büyük ölçüde örtüşüyor. Kennedy’nin genellemeleri eleştirilebilir; ancak bu genellemelerin gerekçe gösterilerek antidepresan pazarındaki ticari ilişkilerin, başarısız araştırmaların ve ilaç bırakma sorunlarının üzerinin örtülmemesi gerekiyor.



